Alma Yenikapı'nın Ahını Çıkar Aheste!
|
|
Sunday, 16 November 08 - 12:00 PM (GMT +02:00) By Al batros in Haber |
|
Marmaray kapsamında Yenikapı'da tarihöncesi döneme ait bataklık içinde "urne" tipi 8 bin yıllık tarihi mezarlar geçen hafta bulundu. Anadolu tarihinde bir ilk olan mezarların ortaya çıkarılmasıyla, İstanbul'un tarihi yarımadası üzerinde tarihöncesi insan topluluklarının yaşadığı kesinleşmiş oldu.
Eski çağlarda mezarlıklarda yapılan gömüler, çoğunlukla bedene zarar vermenden gömme (inhumasyon), kimi zaman da yakarak gömme (kremasyon) şeklinde oluyordu. Yakılarak gömülmüş ölülerin külleri ve yakma töreninden geriye kalanlar çoğu kez urne (pişmiş toprak kap) denilen kaba, bazen de tekne ve kapaktan oluşan sandık mezarlar içine konuyordu.Bilinen kremasyon gömü şekli Anadolu arkeolojisinde bugüne kadar Erken Tunç Çağı'nda görüldü. Bu tip gömü şekli, ilk kez İstanbul'un göbeğinde, Yenikapı'da devam eden Marmaray kazıları sırasında geçen hafta ortaya çıktı. Urnelerin içinde ölülerin özel eşyaları ile birlikte küllerin konulduğu saptandı. Ayrıca bir urne içinde bebek iskeletine ait olma olasılığı olan kemikler bulundu.
Uzmanlar, buranın mezarlık olma ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor. Daha önce bulunan eserler için yapılan, dere yatağı ile başka yerlerden taşındığı görüşünün son buluntular ile çürüdüğü ve bulunan mezarların, İstanbul'u dünya tarihi açısından da farklı bir yere taşıyacağı belirtiliyor.
Yenikapı kazısının geldiği nokta ibretlik dersler vermeye devam ediyor. Daha önce duyurduğumuz haberlerde de belirtildiği üzere, Yenikapı kazısında ulaşılan kil tabakasında, tarihöncesi döneme ait buluntular gelmişti. Alanın inşaat yapılması gereken yerinde çalışmalar hızlandırılmak istendiğinden, bu bahane edilerek, inşaat yapılacak alandaki kil tabakalarının kepçe ile alınacağı belirtilmişti. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü İsmail Karamut, kepçe ile kil tabakasının taşınması konusunda televizyon ve gazetelere verdiği demeçlerinde, bu yöntemin bilimsel ve mantıklı olduğunu dile getirmiş ve daha iyi bir fikri olan varsa söylesin demişti. Geçen hafta kazıda çıkan urneler, Sayın Müze Müdürümüzün kepçe yönteminin acele ve üzerinde düşünülmemiş bir karar olduğunu gösterdi. Kepçe ile kil tabakasının alınmasını savunurken, gerekçe olarak, buluntuların daha iyi korunarak çıkarılması için olduğunu belirten Karamut'un; alana kepçe ile girilseydi aynı urnelere ne olacağının cevabını vermekte zorlanacağı aşikar. Fakat Sayın Karamut'un demeçlerine aşina olanların bu açıklamasına şaşırmayacaklarını düşünüyoruz. Zira kendisi, kepçe kullanımını savunmak amacıyla, buluntuların çıktığı yeri dere yatağa olarak tanımlamıştı, oysa yeni buluntuların da açık bir şekilde ortaya koyduğu gibi; kazılan seviyede bir tabakanın olduğu anlaşılmakta. Yine Sayın Karamut, ortada mimarinin olmadığını ama izlerinin olduğunu belirtmiş, bahsi edilen alanda yerleşim ve "kültür tabakası" bulunmadığını dile getirmişti. Oysa bir arkeolojik tabaka kazılmadan, onunla ilgili bir yargının verilmesinin olanaksız olması bir yana, bu tür açıklamalar bilimsel olmaktan uzak olacaktır.
Sayın Karamut, kazının bilimsel ölçütlere göre yapıldığını her seferinde vurgularken, kendisinin de mümkün olsa bilimsel bir kazı yapmayı tercih ettiğini ama sonunda bunun bir kurtarma kazısı hatta bir kent arkeolojisi olduğunu belirterek, içinde bulundukları şartlardan yakınmaktadır (Sayın Karamut Yenikapı'daki kazısının bilimsel olup olmadığı konusunda çok tutarlı bir fikre sahip değil gibi görünüyor). Fakat ister kent arkeolojisi ister kurtarma kazısı yapılıyor olsun, bu demek değildir ki yapmakta olduğunuz kazı daha az bilimsel olmak zorunda. Yeter ki belli ölçütlere uyulsun. Kurtarma kazısı veya yeni moda tabirle kent arkeolojisi yapılıyor olması, proje daha çok geçikmesin diye bilimsel çalışmayı aceleye getirmeyi gerektirmiyor. En azından mevzuatta böyle bir ibare olmadığına göre, hiçbir etki altında olmadığını dile getiren Sayın Karamut, hangi gerekçe ile kendilerinde projenin çabuk bitirilmesi konusunda sorumluluk hissediyor, anlaşılır değil. Bildiğimiz kadarı ile bir arkeoloji müzesi müdürünün, bir ulaştırma projesinin ihtiyaçlarından ziyade, başka konularda sorumluluğu bulunmakta.
Sayın Karamut bir başka ifadesinde, Prof. Dr. Mehmet Özdoğan'ın kazı ekibinde olduğunu belirtmiş. Yeri geldiği için sormadan durmak olmaz, acaba Sayın Hocamız Özdoğan'a da 1.100 TL. maaş veriliyor mu (gelip gitme masrafları karşılanmıyor,sözleşmede olmamasına rağmen işçilere verilen öğle yemeğinden arkeologlar da gayriresmi yararlanıyor ve belirttiğimiz aylık son dönemde yapılan zamlı miktardır)?! Bunu sormamızın nedeni, kazıda çalışan arkeologların akademik seviyelerine bakılmaksızın aynı aylığın verildiğini bilmemiz. Yani yüksek lisans, doktara hatta profesör bile olsa eğer "serbest arkeolog" olarak çalışacaksa, projenin arkeologlara verdiği aylık miktar bu kadar. Dünya ve ülkemiz arkeolojisinde ilklerin yaşandığı bir kazıda, sıra arkeologların emeklerinin karşılığının verilmesine gelince maalesef yaşananlar pek ilk değil. Oysa aynı kazıda çalışan mimarlar, arkeologların iki katı maaş almakta.
Hazır konu açılmışken belirtmekte fayda var, tüp geçit ve metro çalışmalarının başlangıcında yani yaklaşık 4 sene önce, kazılarda çalışacak arkeologların alacakları aylıkların belirlenmesi, bir önceki müze müdürü Halil Özek döneminde gerçekleşmişti. Kendisi proje başladıktan kısa bir süre sonra yolsuzlukluk iddiaları ile ilgili olarak görevinden alınmış ve Tekirdağ Müzesi'ne uzman olarak atanmıştı. Ulaştırma projesinin yürütücüsü şirkete, çalışacak arkeologların alacağı aylıkların, müze çalışanlarından fazla olmamasını söyleyen de bildiğimiz kadarı ile Halil Özek (müze çalışanlarının da aldıkları maaş komik ama bu bahane olabilir mi). Öyle bir zihniyet düşünün ki, müze uzmanı yani devlet memuru ile projede geçici olarak çalışacak serbest arkeologları bir görüyor. Arkeoloji Müzesi'nin müdürü arkeologlara bunu yaparsa, başkası ne yapmaz diye insan düşünmeden edemiyor. Tüm bu olanlar bir yana, görevdeki müze müdürü Sayın Karamut çıkıp, kepçe ile ilgili tartışmalara atfen; "kazının bitmesinden rahatsız olanlar" var derken acaba kimleri kastediyor.
Kodaman hocalarımız, kazılardan çıkan buluntuların çok önemli olduğunu belirtmenin yanında, neden tüm kazı sürecinin önemli eksiklikleri konusunda eleştiride ve öneride bulunmuyorlar acaba? Neden panel vs. lerde konuşurken sanki olması gerekenin en iyisi yapılıyormuş gibi yapılanlar savunulmakta hatta yukarıda bahsettiğimiz bazı konular gibi hususları hiç dillendirme gereği görmemekteler? Yeni nesil arkeologları yetiştiren, onlara örnek olması gerekenler nerede? Hocalık sadece ders vermekle mi olur? Yoksa bilimsel ve mesleki anlamda ilkesel duruşa sahip olmak artık akçe değer değil mi, gösterilmemekte?
Yenikapı'ya kepçe girerse olmazmış, bilimsel değilmiş, aynı kazıda buluntuların x,y,z koordinatları alınmıyor; kepçe mi bilimselliği bozacak demezler mi? Kazılan açmalar içinde buluntuların dağılımı bilinmiyor, onu bıraktık, buluntular çıkınca dahiyane kepçe fikrinden şimdilik vazgeçilip; elle kazma yöntemine geri dönülen yerde, çıkan toprak elenmiyor. Tarihöncesi döneme ait tabaka kazıyorsunuz, toprağı elemiyorsunuz. Hani nerede kepçe veya "özel" kepçeler ile kazılırsa daha bilimsel olur diyenler? Buluntuların daha doğru dürüst seviye ölçülerinin alınmadığı bir kazı çalışmasında, kazılan alandaki kilin kepçeler ile taşınarak başka yere aktarılması, sonra da bilimsel tekniklerle bu kil tabakalarının incelenmesini önerenler, hangi "gerçekçi" koşulları hesaba katarak böyle bir hayal gücü örneği gösterebiliyor!
Neden kimse nerede bu projenin ÇED raporu, neden proje başlamadan önce tüm ilgili kişi ve kurumların öneri ve değerlendirmeleri alınmadı demiyor, hesap sorulmuyor. İlgili bilimciler tarafından hazırlanmış raporların proje tasarlanırken neden dikkate alınmadığını kimse sormuyor? Neden kültürel değerlere sahip çıktığını belirtenler, bu tür projeler daha başlamadan kazı ve araştırmaların yapılması gerektiğini bas bas bağırmıyor ve buna yönelik bir kamuoyu oluşmasına katkıda bulunmuyor?
Bütün bunlar olurken, genelde şahsi çalışmalarına bir zeval geldiği zaman kıyameti koparmayı tercih eden "koruma uzmanı" mimarlar nerede? İstediklerinde gazetelerin baş sayfalarına restorasyon ile ilgili manşet haber attıranlar, Yenikapı'daki çalışmalar arkeoloji ağırlıklı olduğu için mi etliye sütlüye karışmıyorlar? Nerede İstanbul surlarını biricik en iyi restore eden uzmanlar? Restorasyon veya diğer bir deyişle onarım korumacılık konusunda uzman olmak, işine gelen konularda duyarlı olmayı mı gerektiriyor? Ulaştırma Bakanı ve Kültür Bakanı'na yanlış yapıyorsunuz diyen, böyle bir proje böyle bir kültürel dokunun olduğu yerde böyle uygulanmaz diyen niye yok? Yirmi sene önce yapılan restorasyon çalışmalarını eleştirmek daha mı kolay geliyor?
Biz nerede diye sorduğumuz sorumlu kişilerin nerede olduklarını biliyoruz. Sayelerinde arkeoloji ve koruma kültürünün ülkemizde nerede olduğunu bildiğimiz gibi.
Amacımız, kimseyi özellikle şahısları hedef almak değil ama arkeoloji ve korumacılık ile ilgili toplulukların, iş işten geçtikten sonra tepki göstermesini eleştirmek ve bu tutumun değişmesini sağlamaya çalışmaktır. Amacımız hatalı veya eksik süreçler yaşandığı zaman, "beraberce", "ortak bir ses" olarak olanların kamuoyuna aktarılmasının gerçekleşmesidir. Amacımız, arkeolog ve koruma uzmanlarının, hatalı işler yapılırken; bu eksikleri organize bir şekilde dile getirmesi ve toplumsal bir bilinç yaratmak adına, yaşanan talihsizliklerin bir mihenk taşı olarak kullanılmasıdır. Yoksa kişi ve kurumları eleştirmenin ötesinde, ülkemizde bir bilinç eksikliğinin ve sistem zafiyetinin olduğunu bilmekteyiz. Arzumuz, bunların düzeltilmesini sağlayacak sorumlu insanların, taşın altına ellerini sokmalarıdır.
Restorasyonda Lazer Kullanımı!
|
|
Wednesday, 12 November 08 - 08:43 AM (GMT +02:00) By Ze min in Haber |
|

Yunanistan koruma kültürü konusunda özellikle teknik uygulamalara yönelik çalışmalarda teknoloji üretecek düzeye geliyor. Komşumuzdan bu konuda örnek almamız gereken noktalar var (almamamız gereken hususların olduğunu da belirtelim).
Dört milyonluk Atina kenti, her çağdaş kent gibi hava kirliliği ile mücadele etmek zorunda. Eğer kentinizin bir de tarihi kültürel dokusu var ise, bu mücadele çok daha zorlu bir hal almakta. Kirlilik, yapıların cephelerinde, kabartmalarda, renk içeren dokularda ve hatta yapı iskeletinde bozulmalara neden olabiliyor.Geleneksel yöntemler içerisinde, koruma amacı ile, fiziksel ve kimyasal pek çok farklı işlem uygulanmakta fakat sonuçların her zaman verimli olduğunu söylemek zor.
Yunanlı araştırmacılar, yıllarca kırktan fazla yöntem denedikten sonra en güvenli ve etkili uygulamanın, lazer teknolojisi ile olabileceğini belirtmekteler. Girit Araştırma ve Teknoloji Vakfı'nın önerdiği uygulama, bugüne kadar ayrı ayrı kullanılan morötesi (ulturaviyole) ve kızılötesi (infırared) lazerleri birleştirerek aynı anda kullanmakta olan bir sistem. Ayrı ayrı kullanıldıklarında, birinin zaman içinde malzemede yeşil tonda renk vermesi, diğerinin ise kurşun rengi tonlar bırakması nedeniyle, olumsuz etkileri olmaktaydı. Yeni sistemde ise, kirli tabakanın temizlenmesinde bu tür yan etkiler görülmemekte.
Sistemin ilk uygulaması, 2004 yılında Partenon'un batı firizlerindeki kabartmalarda gerçekleştirildi. İkinci uygulama, Karyatidler sundurmasında; hava kirliliği, kurum ve eski hatalı koruma uygulamalarının kalıntılarının temizliğinde kullanılmakta. Uygulama, önce kir tabakasının altında ne olduğunun saptanması için, mor ve kızılötesi taraycılarla taranıyor. Çalışmayı uygulayanlar, kir tabakasının altında boya, süs ve hatta yazı kalıntılarını saptadıklarını belirtiyorlar. Sistemin, temizlik öncesinde kir tabakasının altında olanlara dair bilgi vermesi, hayati önem taşıyor. Böylece temizlik yaparken eserlerin dokusu çok daha iyi korunabilmekte ki bu özellik geleneksel yöntemler ile sağlanamıyordu. Çakan ışıklar yüzünden, bir uygulayıcı günde ancak iki saat çalışabilmekte. Karyatidlerdeki temizlik çalışmasının bir yıl süreceği belirtiliyor.
Atina, metro sistemini kurduktan sonra, hava kirliliği önemli ölçüde azaldı ama halen belli ölçüde kirlilik devam etmekte. Yağan yağmurlardaki asitler, hava kirliliği gibi etkenler, Karyatidlerde olduğu gibi pek çok yapıya zarar vermekte. Bu yüzden hem yeni teknolojiler kullanılmakta hem de doğa ve çevre şartlarına maruz kalan eserler kopyaları ile değiştirilmekte.
İstanbul'un Ahşap Mimarisi!
|
|
Friday, 31 October 08 - 11:19 AM (GMT +02:00) By Al batros in Haber |
|
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün, Alman Arkeoloji Enstitüsü ile birlikte düzenlediği 31 Ekim 2008-15 Mart 2009 tarihleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek "Ahşap İstanbul; Konut Mimarisinden Örnekler" sergisi, İstanbul manzarasında 20. yüzyıl ortalarına kadar son derece belirgin olan, ancak dramatik bir süreç içinde yok olmuş eski İstanbul ahşap yapılarına ışık tutuyor.
17. yüzyılda inşaa edilen Amcazade Yalısı ile başlayan ve 20. yüzyılın başlarına ait Büyükada'daki bir konuta varan zaman dilimine ilişkin ahşap yapıların ele alındığı sergi; eski Boğaziçi'nin muhteşem yalılarından Zeyrek'teki küçük burjuva konutlarına kadar uzanıyor. Sergide; planlar, maketler, eski araç gereçler ve Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün zengin fotoğraf arşivinden orijinal örneklere yer veriliyor.
2007'den itibaren, araştırma bölümleri, kitaplık ve arşivleriyle bilim dünyası ve değişik disiplinlerden araştırmacılar ile her kesimden okuyucuya hizmet veren İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, şehircilik, mimarlık ve sanat tarihi alanlarında araştırma yapanların yanı sıra İstanbul'u seven ve merak eden herkesin ilgisini çekecek olan "Ahşap İstanbul; Konut Mimarisinden Örnekler" sergisinde, İstanbul kimliğine dair önemli ipuçları veriyor. Ayrıca üç dilde hazırlanmış sergi katalogu ise bir referans kitap niteliğinde. Almaca, İngilizce ve Türkçe olarak hazırlanan katalogda önemli makaleler de yer alıyor.
Yer: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Meşrutiyet Cad., No:47 Tepebaşı
1908 Meşrutiyeti, Sanat ve Edebiyat!
|
|
Tuesday, 28 October 08 - 09:06 AM (GMT +02:00) By Al batros in Haber |
|

30-31 Ekim 2008 tarihleri arasında “1908 Meşrutiyeti, Sanat ve Edebiyat” adı altında Yıldız Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, CNRS - UMR 8032 Osmanlı ve Türk Araştırmaları Bölümü ile Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü işbirliğiyle uluslararası bir sempozyum düzenlenecektir. 1908 Meşrutiyetinin yüzüncü yılı dolayısıyla Meşrutiyetin sanat ve edebiyat alanındaki izleri, sanatçıların, yazar ve şairlerin 1908 Meşrutiyetinin oluşumuna katkıları ve bu oluşum karşısındaki tavırlarının irdeleneceği sempozyum; Abdullah Uçman, Alain Quella Villeger, Alemdar Yalçın, Ali Birinci, A. Teyfur Erdoğdu, Bahriye Çeri, Beşir Ayvazoğlu, Birol Emil, Feroz Ahmed, François Georgeon, Johan Strauss, Kâzım Yetiş, M. Kayahan Özgül, Murat Koç, Nora Şeni, Özgür Türesay, Timour Muhiddine ve Yakup Çelik’in katılımlarıyla gerçekleşecektir.
Yıldız Teknik Üniversitesi Merkez Kampus Oditoryumu’nda izlenebilecek olan sempozyumun iki günlük yoğun programı sonunda Zafer Toprak, Nâzım Hikmet Polat ve Ahmet Kuyaş bir değerlendirme konuşması yapacaklardır.Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi ve program için, sempozyum web sitesi www.mesrutiyetvesanat.net sayfasına bakılabilir.
Yer: Yıldız Teknik Üniversitesi, Merkez Kampus Oditoryumu
Gün ve Saat: 30-31 Ekim / 10.00
Biyolojik Antropoloji Sempozyumu!
|
|
Thursday, 23 October 08 - 04:29 PM (GMT +02:00) By Ze min in Haber |
|

Fizik Antropoloji (Fiziki veya Fiziksel Antropoloji olarak da geçmekte), daha yeni adı ile Biyolojik Antropoloji, genel olarak insanının evrim sürecini, genetik özelliklerini, primat ve insanın fosil kayıtlarının araştırma konusu edildiği insan biliminin (antropoloji) bir alanı. Kendi içinde de pek çok ayrı araştırma alanına ayrılan bu bilim dalı, Kurucuları sayılan Alfred Russel Wallace, Charles Darwin ve Gregor Johann Mendel'den beri oldukça gelişti ve özellikle genetik çalışmaların ortaya koyduğu etkili veriler doğrultusunda, Fizik Antropoloji'den çok Biyolojik Antropoloji olarak anılmaya başlandı. İlk dönem çalışmalarının, fizik verilerden (fosiller gibi) hareket etmesi nedeniyle Fizik Antropoloji adını alması, fizik bilginin moleküler düzeye inmesi ile değişikliği de beraberinde getirdi. Fizik Antropoloji ifadesi ilk kez 1928 yılında Amerikan Fizik Antropologlar Birliği'nin (American Association of Physical Anthropologists) kurulması ile resmi olarak ortaya çıkmıştı.
III. Ulusal Biyolojik Antropoloji Sempozyumu 27-28 Ekim tarihlerinde, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Farabi Salonu'nda gerçekleştiriliyor. Sempozyum içeriğine buradan ulaşabilirsiniz.
Kayıp Yazıt Bulundu!
|
|
Monday, 20 October 08 - 03:24 PM (GMT +02:00) By Al batros in Haber |
|

Dokuz Eylül Üniversitesi,Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Hadriyanupolis (Hadrianoupolis)-Eskipazar Arkeolojik Kazısı Başkanı Doç. Dr. Ergün Laflı, 110 yıl önce kaybolan Kleopatra yazıtının; Karabük'ün Eskipazar ilçesindeki Hadriyanupolis Ören Yeri'nde bulunduğunu açıkladı.Hadriyanupolis kazısının şu anda, ''Tüm Karadeniz kıyısında tek Bakanlar Kurulu kararıyla izin alınmış Klasik Arkeol
ojik içerikli Türk kazısı'' olduğunu kaydeden Doç. Dr. Ergün Laflı, 2005 yılından beri kentte sürdürdükleri araştırmada, 25'e yakın yapı tespit ettiklerini, 8'inde kazı yapıldığını söyledi.
Bahçepınar Mahallesi, Vakıf Sokak 65 numaralı evin önünde, yol düzenleme çalışmaları sırasında MÖ 2-3. yüzyıllara ait bir mezar taşıyla, eski Yunan dilinde 9 satır olarak kazınmış bir yazıt bulduklarını, yazıtta Kleopatra'dan bahsedildiğini kaydeden Doç. Dr. Laflı, ''1800'lü yılların sonunda Fransız gezgin G. Mendel tarafından bulunmuş olan, ancak yaklaşık 110 yıldır kayıp bu yazıtın tekrar keşfedilmesi bilim dünyası için heyecan verici bir olaydır. Hadriyanupolis'te Amasra Müzesi uzmanları tarafından yürütülen kazıdaysa MÖ 4. ve 5. yüz yıllara ait 6 adet çeşitli tipte mezar bulunmuştur. Bu alan Kazı Başkanlığı önerisiyle Karabük Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından derhal I. Derece Arkeolojik sit olarak ilan edilmiştir.' diye ekledi.
Kaynak
Denize Nazır Bir Hasankeyf!
|
|
Sunday, 19 October 08 - 03:55 PM (GMT +02:00) By Al batros in Haber |
|

Alman Yeşiller Partisi tarafından hazırlanan ve Türkiye Yeşiller Partisi dahil olmak üzere 6 yeşiller partisinin desteğiyle acil öneri olarak sunulan deklarasyonla, Avrupa ülkeleri, Ilısu Barajı ihracat kredi garantilerini geri çekmeye davet edildi. Karar, Avrupa Yeşilleri tarafından oybirliğiyle kabul edildi.
Projenin hayata geçmesi durumunda Hasankeyf’in sular altında kalacağının belirtildiği metinde, “Ilısu Barajı projesi Avrupalı şirket ve bankaların sosyal ve çevresel endişelerinin neticesinde projeden çekilmeleriyle 2001 yılında terk edilmişti. Bu nedenle proje tekrar hayata geçirilmeye çalışıldığında ihracat kredi garantileri, projeyi uluslararası standartlara ulaştırması beklenen 150 şartın yerine getirilmesine bağlanmıştı. Bu şartlardan biri de bölgedeki ekolojik ve kültürel varlıklara ait temel veri toplanması talebidir. Şimdi görülüyor ki Türk Hükümeti bu şartları yerine getiremeyecek. Alman, Avusturya ve İsviçre Hükümetleri ise şartların yerine getirilmesi için 8 Ekim 2008 den itibaren 60 günlük sınır getirdi” denildi.
Barajın, insan, çevre ve bölge üzerinde olumsuz etkiler yaratacağının vurgulandığı metin şöyle devam ediyor: “Çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı bölgede yeterli rehabilitasyon sağlanmadan yapılan tahliye ve yerleştirme, insan hakları ihlalleri, su kalitesindeki aşırı düşüş, suyla ilgili hastalıklardaki artış, su havzalarının ve soyu tükenmekte olan hayvan ve bitki habitatlarının yıkımı, toplu balık ölümleri gibi yıkıcı etkiler nedeniyle Ilısu Barajı’nın yapımına karşı kampanyalar yürüttük. Ayrıca Türkiye için bir kültürel varlık ve insan medeniyetinin bir sembolü olan Hasankeyf ilçesi sonsuza dek Ilısu barajı suları altında kalmamalı.”
Başbakan Erdoğan konuyla ilgili olarak, Hasankeyf’teki tarihi dokunun sular altında kalmasına karşı çıkan çevrecileri ve bölge halkını suçladı. "Denize nazır modern bir Hasankeyf" için çalıştıklarını belirten Erdoğan, bölgeye yapılmak istenen Ilısu Barajı’nın altında kalacak olan Hasankeyf için nasıl bir "modern proje" planladığını ise açıklamadı.
Kaynak
Yine Yeni Yeniden Yenikapı!
|
|
Friday, 17 October 08 - 02:30 PM (GMT +02:00) By Ze min in Haber |
|

Yenikapı Kazıları ve Neolitik Dönem Bataklık Tartışmaları
Marmaray ve Metro Projeleri kapsamında İstanbul Yenikapı semtinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında yürütülen çalışmalar, geride kalan dört yıl içinde eşine az rastlanır keşiflere sahne oldu. Langa Bostanları olarak bilinen bu alanda; rıhtımı, mendireği, gemi kalıntıları ve çok sayıda günlük kullanım eşyasıyla Bizans İmparatorluğu’nun en büyük limanlarından Theodosius Limanı, Konstantinapolis’in ilk surları gibi buluntular kültür tarihimize önemli katkılar sağladı. Aynı zamanda, Tarihi Yarımada’da bugüne kadar tespit edilmiş Neolitik döneme (İÖ 5 bin 800 ile 6 bin 300) ait ilk yerleşim yeri yine bu bölgede ortaya çıkarıldı. Deniz seviyesinin yaklaşık 6 metre altında, mimari kalıntıların yanısıra, çanak çömlek, kemik, ahşap, çakmaktaşı aletler ve gömü hediyeleriyle birlikte bulunan mezarların açığa çıkarıldığı bu yerleşim hem İstanbul’un hem de tarihöncesi Avrupa kültürlerinin kökenini, gelişimini göstermesi açısından son derece önemli bir buluntu yeri haline geldi.
Bütün bu keşiflerin yanı sıra Yenikapı kazıları ülkemizin alışık olmadığı “kent arkeolojisi” kavramını içselleştirmemizi, liman ve ıslak zemin kazıları konusunda da deneyim kazanmamızı sağladı. Bu yenilikler beraberinde kent içinde arkeolojik kalıntıların korunması, sergilenmesi ve kazı yöntemleri ile ilgili de birçok konuyu gündeme taşıdı ve taşımaya aday.
Son günlerde tartışmalar, Neolitik (İlk Çiftçi Topluluklar) dönem yerleşmesinin yanında bulunan balçık dolgunun kazı yöntemi üzerinde yoğunlaşmıştır. Oksijensiz bir ortama sahip olması nedeni ile bataklıklar organik maddelerin (ahşap, deri, bitki kalıntısı vs.) en iyi korunduğu alanlardır. Bu dolgunun “kepçe” ile kaldırılarak başka bir alana taşınacağına yönelik söylemler basın-yayın organlarında yer almıştır. Bununla birlikte konunun giderek bilimsel çerçevenin dışına çıkması, çözüm üretmekten çok tartışmayı şiddetli bir çözümsüzlüğe götüreceği kaygısını da yaşatmıştır. Bu açıdan Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi, konuyla ilgili olarak yaklaşımını dile getirme ihtiyacı duymuştur.
Yukarıda belirtildiği gibi sorunun özünde balçık dolgudaki kazıların hangi yöntemle yapılacağı ve devam edeceği yatmaktadır. Tartışmanın kaynağında ise Marmaray ve Metro raylı sistem projelerinin devam edebilmesi için arkeolojik çalışmalarına hız verilmesi ve çalışmaların bir an önce bitirilmesi yer almaktadır.
En basit anlatımıyla; hafriyat amaçlı kullanılan kepçe türü makinelerin tasarımı ve uygulama şekli itibarı ile içerisinde özellikle ahşap gibi organik malzemenin bulunduğu alanlarda tahribata neden olacağı açıktır ve söz konusu dolguda arkeolojik kazı amaçlı kullanılması sakıncalıdır. Bununla birlikte makine gücünden yararlanmak; dolgunun en az zarar göreceği şekilde taşınmasını sağlayacak yeni bir tasarım gerektirmektedir. Bu durumda mümkün olduğunca büyük ölçülerde dolgunun ‘kesilerek, kalıplar halinde’ taşınması, bunun için gerekli donanımın-düzeneğin kurulması ile tahribatın en az seviyeye indirileceği varsayılabilir. Ancak uygulanacak yöntemin projesi, kullanılacak iş makinesinin niteliği, kalıp almak için kullanılacak malzeme vb. gibi detaylar kamuya aktarılmadığından, bu yöntemin geleneksel yöntemlere göre daha az tahribata yol açıp açmayacağı önceden söylenemez. Böylesi belirsiz bir durumda, balçık alandaki çalışmalara geleneksel kazı yöntemleriyle neden devam edilmediği anlaşılamamaktadır. Ayrıca dolgunun ideal bir projelendirme ile başka bir alana taşınmasının mı, yoksa geleneksel yöntemler kullanılarak kazılmasının mı zaman ve maliyet olarak daha faydalı olacağı ise bir başka tartışmanın konusudur. Özet olarak; süre kaygısı da göz önüne alındığında, sağlıklı bilimsel bir çalışmanın yürütülmesi için gerekli ekip ve ekipmanın bir an önce sağlanması ve durma noktasına gelen, evrensel kültür tarihi için son derece önemli bu çalışmalara bir an önce devam edilmesi gerekmektedir.
Göz ardı edilmemesi gereken diğer bir husus; balçık dolgudaki mikro düzeyde organik ya da inorganik malzemenin suda yüzdürülerek elden geçirilmesi, konservasyon çalışmalarının kazıyla birlikte titizlikle yürütülmesinin zorunluluğudur. Ayrıca kazıların, alanın büyüklüğü ve mühendislik çalışmalarının boyutları düşünülerek yapılması gerekir. Tünel aynası çalışmalarının başlatılabilmesi için en kısa zamanda kazılarak teslim edilmesi düşünülen alanın mühendislik firmaları için yeterli olup olmayacağı, mühendislik çalışmaları için daha geniş alanların talep edilebileceği de hesaplanması gereken diğer önemli noktalardır.
Bütün bunlarla birlikte, seçilmiş alanların korunması, yerinde sergileme gibi düzenlemelerin projelendirilmesi alanda devam eden çalışmaları da doğrudan etkilemektedir. Yakın bir gelecekte gündeme gelecek bu çalışmaların da bir an önce planlanması gerekmektedir.
Kazı yöntemi konusundaki belirsizliğin İstanbul 4 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun, Kurul kararı alınmadan arkeolojik alanda iş makinası v.s. ile faaliyette bulunulamayacağı yönündeki kararına kaynaklık ettiği anlaşılmaktadır. Aynı kararda, kültür tarihine son derece önemli katkılar sağlayan bu çalışmaları yürüten İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin uygulamalarının Koruma Kurulu tarafından sürekli denetlenir bir konuma getirilmesi, bir arkeolojik kazının denetlenme mekanizmasında belirsizliğe yol açacağını düşündürmektedir.
Bütün bunların yanı sıra Yenikapı’da özveriyle çalışan arkeologların da birkaç ay daha maaş alabilmek için işi uzatmaya çalıştıkları gibi söylemler doğruyu yansıtmadığı gibi rencide edicidir.
İstanbul tarihinin anlaşılması, İstanbullulara kendi geçmişlerini anlama fırsatı vermesi kadar ülke arkeolojisine de büyük katkılar sağlayan Yenikapı kazıları, aynı zamanda devlet kurumları, müze ve üniversitelerin işbirliği ile İstanbul gibi büyük bir metropolde yürütülen en büyük arkeoloji projesidir. Bütün bunları göz önünde bulundurmakla birlikte Yenikapı kazıları gibi İstanbul’da yürütülmekte olan diğer arkeolojik çalışmaların çağdaş ve çözüm üretici yaklaşımlarla takipçisi olduğumuzu bilgilerinize sunarız.
Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi / 16 Ekim 2008
Doğu'nun Cazibesi İstanbul'da!
|
|
Tuesday, 14 October 08 - 09:25 AM (GMT +02:00) By Al batros in Haber |
|

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi; 26 Eylül 2008 - 11 Ocak 2009 tarihleri arasında, dünyanın en köklü sanat kurumlarından biri olan Tate Britain ve British Council işbirliğiyle, dünyanın tanınmış büyük ustalarının 102 eseri, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Koleksiyonu'ndan 2 eser ile Topkapı Sarayı Müzesi'nden 1 eserin bulunduğu "Doğu'nun Cazibesi" isimli sergiyle sanatseverlerle buluşuyor. Sergide, Lord Byron, Laydy Montagu, James Silk Buckingham, Sir Richard Burton, Thomas Edward Lawrence gibi ünlü isimlerin yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu döneminden Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Sultan Abdülmecid gibi çok önemli figürlerin portreleri yer alıyor. Figürlerden portrelere, haremden güncel yaşama ve kutsal topraklara uzanan birbirinden değerli eşsiz görüntüler, ziyaretçileri, 18. yüzyıldan 20. yüzyılın başına uzanan muhteşem bir yolculuğa çıkarıyor.
Serginin sanatsal olduğu kadar, tarihi ve politik açılımları da olan özellikleri, günümüzde yakın ve orta doğu ile ilgili sorunların süregeldiği bir süreçte ayrı bir önem taşıyor. Sergide, Osman Hamdi Bey’in İki Müzisyen Kız'ı ve Henry Bone’un Thomas Hope’un Türk Giysileri İçinde Portresi ile Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonundan; David Wilkie’nin Sultan Abdülmecid’in Portresi resimleri de yer alıyor.
Pera Müzesi'nin 3 katına yayılan sergi; gündelik yaşam, eviçi sahneleri, oryantalist portre, Harem, oryantalist manzara ve kutsal kent olarak yedi farklı temaya vurgu yaparken; 1700'den 1925'e Doğu'nun Cazibesini gözler önüne seriyor. Pera Müzesi, serginin yanısıra, çocuk eğitim programları, film etkinlikleri ve 27-28 Kasım'da düzenlenecek olan "Osmanlı İstanbul'u ve Britanya Oryantalizmi" isimli uluslararası bir sempozyuma da ev sahipliği yapıyor.
Yeni Bir Antik Kent!
|
|
Friday, 10 October 08 - 03:54 PM (GMT +02:00) By Al batros in Haber |
|
Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Proje Başkanı Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün'ün 2007'de başlattığı İstanbul Tarih Öncesi Araştırmaları (İTA) projesinde, son yılların en büyük arkeolojik keşiflerinden biri yapıldı.
Çalışmalara, Bristol Üniversitesi'nden Prof. Dr. Volker Heyd'in yanı sıra Doğu Akdeniz Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi'nden de bilim adamları katıldı. Yaz boyunca Yarımburgaz Mağarası'ndan yola çıkan bilim ekibi, ilk insanların yerleşim yeri olduğu düşünülen göl çevresinde "side scan sonar" ve "jeoradar"larla inceleme yaptı. İstanbul çevresinin aralıksız yerleşime sahne olduğuna dair kanıtlar ele geçerken, bulunan taş aletler, tarımın Avrupa'ya Anadolu'dan gittiği yönündeki görüşleri destekler nitelikteydi.
Su altında yapılan çalışmalar sırasında ise, 2.5 km. uzunluğunda, 1.5 metre yüksekliğindeki surlarla çevrili bir yerleşim alanı ortaya çıkartıldı. Antik kaynaklarda söz edilmesine rağmen, bugüne kadar yeri bir türlü bulunamayan Batonea (Bathonea) antik kentinde gün yüzüne çıkartılan 60 metrelik bir mendirek ile antik fener, bilim adamlarına göre Batonea'nın önemli bir liman kenti olduğunu ortaya koyuyor. Arkeologlar, Batonea'nın MÖ 7. yüzyılda kurulan Bizantiyon (Byzantion) ile çağdaş olabileceğini düşünüyor.
Kaynak
... More items are available in my News Archive